3 Haziran 2016 Cuma

Hayal Dünyası (Bölüm 1)

                                            

                                                 Beklenmedik ziyaret

Hayallerinde yaşayan bir çocuktum. Asosyaldim. İnsanlarla iletişime geçmemek için odamın kapısı her zaman kilitliydi. Yalnızca temel ihtiyaçlarımı karşılamak için açardım kapıyı, sonra da hızla huzura geri döner, tuvaletim geldiğinde ya da annem kapıma kadar gelip "Yemek saati!" diye haşince seslenene kadar odamda kalırdım. Odamda kaldığım süre boyunca kitap okurdum. İsmini önemsemediğim sayısız çizgi roman okurdum. Bunların hiç birini ben almadığım için isimleri de önemsizdi benim için. Sadece karakterleri önemsiyordum. Evet, onlar olmasa bir hiçtim.
Hayallerimde yaşadığımı söylemiştim. Okuduğum sayısız romandan karakterlerle dolu bir evrenim vardı. Her geçen gün genişleyen bir evrendi bu. Babam her eve geldiğinde bana yeni bir kitap ya da ucuz çizgi romanlardan getirirdi. Ben de bu kaynaklardan karakterleri toplar, kendi dünyama götürürdüm. Genelde Çalıştığı yerdeki arkadaşlarının çocuklarından aldığını söylerdi. "Kitaba iyi davran. Sakın kenarını falan kıvırayım deme, emanet ona göre!"
Hayatımın tek neşesi olan eşyalara kötü davranmamamı her defasında tekrarlardı. Beni salak sanıyordu sanırım. Odasından çıkmayan bir psikopat olabilirdim, asosyal ve saldırgan olabilirdim (küçüklüğümde çok fazla bardak kırmışlığım vardır). Ama asla bir kitaba kötü davranmazdım. Çünkü kitabın içinde yaşayan insanlara, hatta yaratıklara, saygısızlık etmezdim. Eğer kitabında bir cüce varsa ve bu cüceye iyi davranmazsan asla hayal dünyana girmezdi. İnatçı şeylerdi bu cüceler. Dahası kitaplara iyi davranmazsam babam asla yenisini getirmezdi. Bu yüzden her gün uslu uslu oturur, kitabım geldiğinde bir çırpıda bitirir ve hayal dünyama katardım. Bir sonraki hikayeye kadar hayal aleminde dolaşır, farklı karakterleri birbiriyle tanıştırırdım. Bazen kötü yaratıklarla da karşılaştığım olmuyor değildi. Ben bunun için de etkili bir yöntem bulmuştum. Nerede kötücül bir şey bulsam onu uzaya fırlatıyordum. Mesela iki gün önce vampirlere saldıran orgların alemine mancınık koyup hepsini uzaya yollamıştım. Bu vampirler kötücül değildi, sanırım. İşin özeti, hayatım tam anlamıyla kusursuzdu.
Size anlatacağım hikaye on ikinci yaş günümde hayatımın nasıl bir anda değiştiğinin hikayesidir. Orgları uzaya yollamanın rahatlığıyla yaşarken bir anda her şeyimin nasıl benden alındığının hikayesi.
Evet, doğum günümdü o gün. Normalde doğum günüm olduğundan bile haberim yoktu. O akşam yapılan sürpriz kutlamada haberim olmuştu. 11 temmuz 2008 sabahı erkenden kalkıp kitabıma sarıldım. Sarıldım dediysem mecazi olarak değil. Gerçek anlamda kitabımı geceliğimin içindeki kollarıma aldım ve kafamı yasladım. Çünkü babam dün akşam çok geç gelmişti ve uyuyakalmıştım. Kitabımı sabah kapının altında buldum. Bunun için kendime kızsam da yapabileceğim bir şey yoktu.
Kitabımı hemen açıp okumaya başladım. Zaman kaybetmeye tahammül edemezdim. Bir an önce hayal dünyama giriş yapmalıydım. Sayfalar hızla akıp gidiyordu. Okuduğum kitap bir hikayeler derlemesiydi. Kesinlikle ilham verici olanları olsa da hikayelerin çoğu vasattı. Çok ince bir cilt olduğu için de bitirmem çok kısa sürdü. Kitabı düzgüncü masaya yerleştirdim. Kapının kilidini kontrol ettim. Yatağıma geri döndüm ve gözümü kapadım.
Hayaller kapısı önümdeydi. Başka kimsenin benim dünyama girmemesi için kapı çok sıkı bir şekilde kilitliydi. Odamın ahşap kapısı gibi yarı kırık vaziyette de değildi. Tamamen demirden yapılmış, oymalı ve havalı bir kapı. Kilide baktım. Evet, her zamanki gibi orada duran bir yaratık vardı. Bana bir bilmece soracak, ve bilebilirsem kapıyı açacaktı. Tabii soracağı bilmece de bana ait olduğundan pek adil bir sınav sayılmazdı ama en azından yabancılara karşı bir koruma sağlıyordu. Bu bilmece sever yaratığı bir yerlerde okumuştum ama aklıma gelmiyordu. Çoğu özelliği hafızam yüzünden uzaya fırlatılmış gibiydi. Ben de onu değiştirip dünyama uygun hale getirmiştim.
"Efendi hazretleri, bugün sizler için neler yapabilirim efendim?”
"Hayal kapısını açabilirsin mesela kunduz."
Yaratık kilidin içinde kımıldandı, kilidin içine girebilecek kadar kendini küçültebilme yeteneğini vermiştim ona.
"Geçen sefer bana daha güzel bir şekilde seslenmiştiniz efendim. Lütfen bana iltifat edin ki kapıyı sizin huzurunuza açabileyim."
Bir süre hayvana baktım ve dedim ki:
"Sen nasıl bir hizmetkarsın? Hizmetkarlar iltifat beklemez, iltifat eder. Şimdi bana bildiğin en güzel kelimeleri söyle ki arkamı dönüp gitmeyeyim."
Bir süre bakıştık ve söylediğim şeyin saçmalığını o da fark etmiş olacak ki cevap vermedi. Ben de bu fırsattan yararlanarak yeni bir şey uydurdum.
"Şimdi bana öyle bir şey söyle ki senin yerine başka birini getirmeyeyim. Hatta seni mancınıkla uzaya yollamayayım."
Kızgın gibi görünmeye dikkat ettim ve o da hemen konuştu.

"Siz majesteleri, bugüne kadar dünyaya gelmiş en akıllı çocuksunuz. Bu dünyada bana bir yer vermeniz bile benim için bir şereftir. Siz bu diyarın kralı, benim efendimsiniz. Hatta eğer isterseniz size bilmece bile sormam efendim çünkü buraya sizden başka kimse gelmiyor."
"Hah, kafir(bu kelimeyi yeni öğrenmiştim)! "Hah, kafir(bu kelimeyi yeni öğrenmiştim)! Bu ne cürret! Bu diyarların değersiz olduğunu mu ima ediyorsun?”
"E, e efendim kesinlikle ima ettiğim şey bu değildi. Demek istediğim bu diyara sizden başka kimsenin girmeyi hak etmediğiydi."

Bu şekilde kıvrandırmaya bayılıyordum şu küçük yaratığı.
"Güzel, iyi kıvırdın. Şimdi sor bakalım bilmeceni."
Yaratık bir süre yere baktı. Sonra sırıtarak sarımtırak dişlerinin arasından çıkan diliyle konuşmaya başladı.
"Herkes ona tapar, göklerde yaşar, yağdırır su ve kapar havada kokuşmuş orgu."
Kendi kendime gülmeye başladım. Bu şu ana kadarki en komik bilmeceydi. Tabii ki cevabı da biliyordum çünkü soru benim hayal gücümle ortaya çıkmıştı.
"Güzel bir bilmece gergedan. Hey dur, bu isim sana yakıştı. Gergedan!"
Yaratık yüzünü astı ama ses etmedi.
"Cevap ise tanrı. Beni ve seni yaratan."
Bunları da bir kitaptan okumuştum. Her şeyi yaratan bir adam vardı. Kötülere karşı savaşanlara yardım ediyordu. Ama bu adamın kim olduğunu bilmiyordum. Anne babama sormaya çekindiğimden şimdilik kendi kaynaklarımla yetinmek zorundaydım.
"Çok iyi efendim çok iyi. Her zamanki gibi zekanıza hayran kaldım. Kapı sizin için açılıyor."
Sonra küçük canavar delikten atladı ve toprak zemin üzerine kondu. Keskin ayak tırnakları yeri kavradı ve gittikçe büyümeye başladı.
Kapı hayal dünyasına açılan bir portaldı. Bir anda dönen bir borunun içine girmiştim. Denizci kitaplarındaki deniz girdabına da benziyordu. Ama siyah beyazdı. Okuduğum çizgi romanlardan biri burada da işime yaramıştı.
Kısa sürede hayal dünyama ulaştım. Olabildiğine karışık bir yerdi. Kaybolmamak için her yere tabela asmak zorunda kalmıştım. Çimenden bir arazideydim. Burası sık ağaçlarla kaplı bir araziydi ve bol bol sincap bulunduruyordu. Orman dedikleri bu yere girdim. Kesinlikle eşsiz bir yerdi. Büyüleyici hayvanlarla doluydu. Yerde renkli kertenkeleler ayağıma dolanıyordu. Kuşların ötüşünü duyuyordum. Yeşil şekerlemelerin arasından fırlamış rengarenk şekerlemelere benziyordu burası.
Ben daha derinlere ilerlerken sağ taraftaki yabani çalılıkların arasından kükreyerek bir aslan fırladı. Kadim bir diyardan getirmiştim onu. Ama onun için hala uygun bir yer arıyordum. Okuduğum kitapların çoğunda aslanlara yer verilmiyordu. Bu yüzden onu şimdilik bekletiyordum. Aslan ayağıma sürtündü ve ben de kafasını okşadım. Sonra onu bırakıp ormanın içlerine doğru ilerledim.
İleride ormanın bittiği yerde bir göl vardı. Oraya kadar yürüdüm ve suyun dizlerime kadar gelmesine izin verdim. Su tanelerinin dizime değmek için sıraya girmesini hayal ettim ve köpürmelerini seyrettim. Bu gölü okyanusa benzeten bir kızı okumuştum. Gölünü almama kızmamasını umuyordum.
Sudan çıktım ve gölün etrafında ilerlemeye başladım. Kurbağaların zıpladığı, nilüferlerin suda salındığı yerleri geçtim. Eski bir kayıkçı teknesinin yanından geçerken ona dokunmayı da ihmal etmedim. Ona sevgiyle yaklaşan bir sahibi vardı çünkü.
"Hey, sen!"
Ses hemen ilerideki bir kulübeden gelmişti. Belinde bir kılıçla ayakta duran yaşlı bir adam, kahverenginin en koyu halindeki bir tahtadan yapılmış kulübenin önünde bekliyordu. Huysuz bir moruktu bu ama uzaya yollamaya kıyamamıştım. Bu diyarın en eskilerinden biri olduğu için saygıyı hak ediyordu çünkü.
Yaşlı adama baktım ve el salladım.
"Naber?"
"Hah, gördüğün gibi seni görmemle ekşimem bir oldu. Çürük bir sıçan eti bile senin kadar etkili değil."
"Her zamanki gibi çok kabasın dostum. İsmini unuttuğum için bağışla beni. Bir dahaki sefere isminle ilgili bir şaka ile birlikte geleceğim. Seni biraz da olsa güldürebilir belki."
"Hıh, bilmiş kerata!"
Arkasını döndü ve topallayarak kulübeye doğru yollandı. Bacaklarıyla kısa bir zamanda ilgilenmem gerekiyordu bu ihtiyarın. Yoksa yine sırtımda taşımam gerekirdi.
Biraz daha ilerledim. O kadar büyük bir yerdi ki burası bazen kendim bile şaşırıyordum. Asla sonuna kadar ilerleyememiştim.
Bir kartal uçtu, tavşanlar sıçradı ve köpek havladı.Bir sorun vardı, köpek mi?
Üzerime atılan köpekten son anda sağa doğru yuvarlanarak kaçtım. Bana havlamaya devam ediyor ve tüm salyalarını akıtıyordu. Bu sırada kulübenin önünden ihtiyarın kahkahalarını duyabiliyordum.
"Saldır oğlum! Ye onu!"
Hemen kılıcımı çektim. Suyun altında nefes alabilen bir çocuktan almıştım bunu. Yeleğimin cebinde de arkadaşının hançeri vardı. Sonra bu vahşi şeye karşı onun daha çok etkili olacağını düşünerek kılıcı sağa fırlattım ve hançeri çektim.
Köpek üstüme atladı ve salyalarını akıta akıta beni ısırmaya çalıştı. Kesinlikle izin verilemezdi. Hayvanı güçlü ellerimin arasında tuttum. Kısa bir hareketle başını döndürdüm ve hayvan hareketsizleşti.
Bu alemde istediğim şekilde olabilirdim. Şu an bir savaşçıydım. Aynı zamanda bir avcı.
Hayvanın ayağıma bir çizik attığını fark ettim.
"Hay bin kunduz!"
Bunu aşırı havalı bir şekilde söylemiş olmalıydım ki ihtiyardan alaycı bir yorum gelmemişti. Hayır, alaycı bir yorum gelmemişti çünkü ihtiyar yerinde yoktu. Onunla sonra ilgilenebilirdim. Bacağıma baktım ve iyileşmesi için büyü fısıldadım. Bir an sonra her zamanki kaslı savaşçı ayağıma bakıyordum. Bunu her zaman havalı bulmuşumdur. İstediğim her şeyi büyü yaparak elde edebiliyordum.
Cebimi yokladım, kılıç oraya kendi başına dönmüştü bile. Akıllı şey. Gökyüzüne baktım. Hava kararıyordu. Hemen kaleye gitmem gerekiyordu. Karanlık olduğunda buralar korkutucu canavarlarla dolu olabiliyordu. Bir kısmını uzaya fırlatsam da hala çoğu ortalıkta dolanıyordu.
Uçma büyüsünü fısıldadım. Her zaman bu büyüyü unuttuğum için yenisini uyduruveriyordum. Biraz sıkıcı olsa da önemi yoktu.
Yüksek yamaçların tepesindeki kaleye baktım. Eşsiz bir manzarası vardı buranın. Keşke gece değil de gündüz gelebilseydim diye hayıflandım.
Uçarak ulu kayalıklara tırmandım. Kalenin giriş kısmına kadar geldim. Beni gören askerler hemen köprü mekanizmasını çalıştırarak bucaksız su birikintisinin üzerini kapattı. Ben de yürüyerek kaleye girdim.
"Majesteleri."
Askerlerin eğilmesine izin verdim. Bu aralar kendimi fazla şımartıyordum ama bir önemi yoktu. Kimse bana karışamazdı burada.
Fenerlerle aydınlatılmış kalenin iç kısımlarına doğru ilerledim. Duvarlarda klasik tablolar asılıydı. Sıkıcı bulsam da her kalede bunlardan olduğunu fark etmiştim. Bu yüzden hala oradalardı. Yerdeki kırmızı halı kale odalarının önünden geçip, merdivenlerde son buluyordu. Odalardan birinde çalışmakta olan bilim insanına selam verip merdivenlere doğru yürüdüm. Bu bilim insanlarına ihtiyacım vardı. Onlar bu alemi nasıl daha iyi bir şekle sokacağım konusunda bana yardımcı oluyordu.
Merdivenler dimdik bir şekilde benim odama, oradan da eşsiz manzaralı balkonuma götürdü beni. Odam her zamanki gibi dağınıktı. Kale muhafızını burada görünce şaşırdım ve durdum.
"Ne işin var burada asker? Önemli bir haber mi var?"
Kale muhafızı genç bir adamdı. Kaslı vücudunu saran bir zırhı, elinde tuttuğu mızrak ve kalkanı vardı. Tam bir muhafız gibiydi. Ayrıca suratındaki yara izleri onun çok büyük savaşlardan kalma hatıralarıydı.
"Majesteleri, ejderhalar sorun çıkarıyor efendim. Onlara verdiğimiz ganimetleri yetersiz buluyor ve cücelere saldırıyorlar. Bugün bize çok fazla cüce şikayette bulunmak için geldi ve bazıları yara bere içindeydi. Onlar aşağıda tedavi odasına alındılar efendim."
Bir süre düşünmeye zaman ayırdım. Burada bol bol zamanım vardı nede olsa.
"Onlarla daha önceden konuşmuştum. Bu diyarlar bana ait ve ben huzur istiyorum. Problem çıkaran ejderhaları son kez uyarın ve onlara eğer ölmek istemiyorlarsa sorun çıkarmayı kesmelerini söyleyin."
"Majesteleri dileğiniz yerine getirilecektir."
Adamın yanından yürüdüm ve balkona çıktım. Manzarayı seyretmeye başladım. Ne manzara ama! İnsanların yaşadığı şehri görüyordum. Orayı ziyaret etmeyeli çok olmuştu. Cüceler vardı. Onların çoğunu göremiyordum çünkü yerin altındalardı. Bazıları ise yerin üzerinde ufak bir kasabada yaşıyordu. Oradan yükselen duman karanlığa rağmen görülebiliyordu. Biraz ileride elfler görülebiliyordu. En güzel şehir onlarındı. Sorun çıkarmayan tek topluluk da onlardı nedense. Sol tarafımda kalan sıralı dağlar vardı. Ulu tepeler deniyordu oraya. Ejderhaların yuvası.
Bu kadarı yeterliydi. Şimdi geri dönmem gerekiyordu çünkü gerçek hayattaki ben, tuvaletim geldiği konusunda beni uyarıyordu. Gerekli büyüyü söyledim ve kapıya geri döndüm. Orada ufak yaratığa selam verdikten sonra odama açılan kapıya geldim ve girdim.
Yatakta gözlerimi kırpıştırdım. Çok uzun zaman geçmiş gibi değildi. Halsizce kalktım ve kapıya gittim. Kapının kilidini açtım ve koridora girdim. Ortalık sessiz gibiydi. Kimseye çaktırmadan odama dönebilirsem bir rekor olacaktı bu benim için. Yaklaşık 5 gündür tuvalete giderken kimseye fark edilmemiştim ve edilmek de istemiyordum. Ama daha iki adım atamadan arkadaki odadan gelen hışırtıyla yerimde mıhlandım.
"Nereye böyle Mert hazretleri? Odanızdan çıkmaya niye zahmet ettiniz acaba? Ben sizi alıp getirebilirdim.”
Aklıma gelen ilk şeyi söyleme huyum vardır. Sadece kimseyle konuşmadığımdan fazla dikkat edilmez.
"Çişim geldi."
Annemin suratındaki sinir damarlarını görebiliyordum. Beni sevmiyor, benim belki de hiç doğmamış olmam gerektiğini düşünüyordu. Ben de ona hiç yardımcı olmuyordum doğrusu. Kitapların çoğunda gördüğüm kötü anneler gibi değildi ama annem. En azından bana vurmuyordu. Henüz.
"Tuvaletini yaptıktan sonra salona geçiyorsun beyefendi. Seni bekleyen biri var içeride."
Kim olabileceği üzerinde kafa yorarken bir yandan da tuvalete doğru koşturdum. Kapıyı kapadım. İşimi hallettikten sonra salona doğru yürüdüm ve kapıdan baktığımda gördüğüm şey hiç mi hiç hoşuma gitmedi.

21 Ocak 2016 Perşembe

Son Kurtadam - Aylık Öykü Seçkisi


Kayıp rıhtım aylık öykü seçkisi için yazdığım bir öyküdür. Asıl kaynağından okumak için lütfen tıklayın.
                                                        


                                                        Son Kurtadam

Önünde beliren uçsuz bucaksız araziye baktı. Tırmanışın verdiği yorgunlukla çöktü ve manzaranın tadını çıkarmaya başladı. İçine çektiği hava, yılların verdiği yorgunluğu bir nebze de olsa hafifleten bir ilaç gibiydi. Amaçsız hayatına yüklenen anlamsız yükler, bitkin olan benliğini hissizleştirmiş, yıkmıştı. Ama her şeye rağmen içinden bir his, bu anlamsız çırpınışının bu gece biteceğini söylüyordu.

Kimi zaman inanmayı reddettiği gerçekler hayatı boyunca onu takip etmiş, peşini bırakmamıştı. Onun ki bağnazlık değil sadece korkuydu. Yıllarca kaçmaya çalıştığı hastalık, büyü, lanet, adını koyamadığı bu gerçekten korkuyordu. Gece onun için herkesin gözüne görünenden daha karanlıktı. Çünkü peşini bırakmayan karanlık her gece gücünü kazanıyor, aydınlık ve sıcak olan ruhunu, karanlık ve soğukla dolduruyordu.

Derin bir nefes aldı. Hastalıklı ruhunu insanlıktan uzakta tutmak için çıktığı bu tepe, ruhunu zincirlediği bir karantinaydı. Karanlık, ruhunun zincirlerini kırsa da, bedeninin zincirlerini kıramıyordu. Vakit yaklaştıkça, sona da yaklaşmaya başladığını fark etti.

Her gece çıktığı bu tepeden bazen normal bir insan olarak iniyordu. Bazense zincirlenmiş bir halde uyanıyordu. Bunun bir düzeni olup olmadığını hiç düşünmemişti. Sadece buraya geliyor ve kendini zincirliyordu. Kendini kaybettiğinde ne olduğu hakkında da bir fikri yoktu. Sadece dönüşümüne tanıklık edebilecek kadar uyanık kalıyordu. Uyandığındaysa kilidi açmak için anahtarı çevirmesi yetiyordu.

Şafak vaktinde bulunduğu tepenin manzarasını hiçbir şeye değişmezdi. Korku ve acı dolu hayatına kısa bir mola veriyordu burada. Belki de sadece ona güzel görünüyordu bu manzara. Yıllardır içinde bulamadığı güzellikleri bulma ihtiyacı, gözlerinde bu manzarayı mükemmelleştiriyordu. Onun için fark etmezdi. Kısa süreli huzurunu hiç bir şeyin bozmasına izin vermezdi.

Güneş battıkça gerginliği de arttı. Dönüşüm başlamak üzereydi. Toprağa gömdüğü bir demire bağlı olan bir zincir ve ona bağlı olan kelepçeyi eline aldı. Sol ayağına bağladığı kelepçeyi kilitledi ve anahtarı cebine tıktı. Lanetin bulaştığı ilk yıllar aklına geldi. O zamanlar ne olduğu hakkında bir fikri olmadığından dönüşümü kayıtsız bir şekilde izliyor, uyandığındaysa kendini insan cesetlerinin arasında buluyordu. İnsanlar onun peşine düştüğündeyse bu tepeye sığınmıştı. Sona yaklaşırken hiç iyi hatırası olmadığı aklına geldi. Adalet onun dünyasında olmayan bir kavramdı.

Elleri karıncalanmaya başlamıştı. Tüm vücudu yanmaya ve kaşınmaya başladı. Ellerinin kontrolünü kaybediyordu. Tüm vücudunu yırtarcasına kaşıma isteğine karşı koymaya çalıştı.

“Bu gece olmaz! Bu gece olacak!”

Kontrolünü kaybediyordu. Düşünceler zihnini bulandırmaya başlamıştı. Elini cebine attı ve soğuk bir nesneye değdi eli. Onu sıkıca kavradı ve kaldırdı. Zaman onun düşmanıydı. Bu son fırsatıydı. Bu gecelik son şansı buydu. Son kez batmakta olan güneşe doğru baktı. İstemsizce özlem duymaya başlamıştı şimdiden. Hiç yaşayamadığı duygular için üzüldü son kez. Hiç aşık olamamıştı. Sevgi nedir bilmeyen bir gece yaratığıydı. Zalim ve korkusuz…

Elindeki nesne batan güneşin ardından parladı. Keskin bir bıçak kalbine saplandığında son kez haykırdı. Son kez bir acı hissetti, hem ruhunda, hem vücudunda. İşte o, son kurtadam …


18 Ağustos 2015 Salı

Zaman Değişkeni (Bölüm 2)


                                                      Astro

"Bunun eninde sonunda geleceğini biliyordun Max! Bana neden yalan söyledin?"
Küçük bir oda olan başkanın odası her zamanki güzelliğiyle görenleri büyülüyordu. Odanın 4 köşesine de asılmış eşsiz tablolar, uzay motifleriyle kaplı döşemeler, içerinin havasını bütünleştiren masa ve koltuklarla bu oda Uzay merkezinin en güzel odalarından biriydi. Başkan Max' in karşısında eli belinde duran yardımcısı Jane çok sinirliydi.

"Jane sen benim için çok değerlisin anlıyor musun? Bu proje şu ana kadar yaptıklarımın arasında en tehlikelisi. Bu yüzden seni oraya gönderemem."

"Sen benimle dalga mı geçiyorsun? Bu proje için yıllardır bekliyorum. Her türlü deneyi yaptık tehlikeli olmadığını kendin de gördün. Şimdi 1 hafta kala beni projeden atılmaya mı karar verdin?"

"Bak Jane beni anladığını sanmıyorum. Bunun senin için önemli olduğunun farkındayım. Fakat beni de anlaman gerek. Herhangi bir hatada seni bir daha görememe ihtimalim var. Ve ben senin yanımda olmanı istiyorum."

Oturduğu deri koltuktan kalktı ve masanın karşısında durmakta olan Jane' in yanına geldi ve elini tuttu. 

"Bırakalım da başkası bizim için yapsın bunu Jane. Biz projenin mimarlarıyız denekleri değil."
"Bu yaptığına pişman olacaksın Max. Proje başarısız olursa sen rezil olacaksın! Hem benden başka kimi gönderebileceğini sanıyorsun ki?"
"Aklımda birileri var. Senin kadar önemli olmayan birileri. Ben o kişiyle konuşana kadar kimseye bir şey söyleme. Çünkü göndereceğim kişinin de bundan haberi olmayacak."

****

"Bağlanmaya son 30 saniye. Kontrol paneli 1 aktif."
Astro istasyona yaklaştıklarında yönlendirme işini Nova'ya bıraktı. 
"Biraz antrenman yapsam iyi olur yoksa sana bağımlı olup kalacağım dostum."

Ekranı sağa doğru çekip büyük camdan istasyona baktı Nova. Kontrol panelini tuttu ve hafif sağ ve aşağı yaparak mekiğin arka kısmını istasyona doğru çevirdi. Camdan yansıyan hologramı takip ederek yaklaşmaya başladı. Bir yandan da eli tutacakları etkinleştirecek kırmızı tuşun üzerindeydi. 

"Hız sabitleyici aktif. Biraz sol yapmanı tavsiye ederim."
"Bana bırak seni bilmiş!"
Kontrol çubuğunu tuttu ve biraz daha sol yaptı. Havada uçuşan terleri iteleyerek kırmızı tuşa bastı. 
"Birleşme başarısız. Sana sol yap demiştim."
"Deniyorum, deniyorum."

Bu kez daha dikkatli davrandı. Hafifçe geri giden mekiği ileri itti. Santimleri hesaplayan ekrana baktı. Kolu sabit tutarak dümdüz ilerledi ve sabitleme kancaları değince düğmeye bastı. Ufak bir takırtı geldi ve birleşmeyi onaylayan ses geldi.
"Birleşme tamamlandı."
"Ohh! Bunu sık sık yapmalıyım, sen ölürsen park işlerini kim yapacak?"
"Birincisi bana kullandığın ifadede geçen ölmek benim donanım açısından..."
"Şaka nedir bilmez misin sen be? Ölmekten kastım elektriğinin bitmesi ya da bir kaç devrenin yanması olabilir. Ki bedeni olmayan bir cihaz olduğun için sağlığına kavuşman tamamen bana kalmış olur dostum. Üzgünüm."

Bir süre havada öylece bekledi. Derin düşüncelere daldı. İstasyona girmeden önce merkezle yaptığı son konuşma geldi aklına. Son konuşmada ilginç şeyler yaşanmıştı çünkü. Güvenlik şefinin yaptığı şaka bir anda ortalığı soğutmuştu. 

"Astro bana zeki olduğunu söylemiştin değil mi? Beynin olmasa da işe yarayabilirsin."
"Söylemiştim Nova. İnsan beyninin kontrol mekanizmasını elinde bulunduran, her türlü darbeye karşı korunaklı, sinirsel yapısı son yapılan çalışmalarda açıklanabilmesine rağmen hala karmaşık olan, 2 loba bölünmüş olup iki lobununda insan vücudunun farklı noktalarını yönettiği bilinen, sol lobu..."

"Şunu uzatmadan beyin diyemez miydin yani? Anladık beynin yok. Ama zekisin. Peki madem zekisin bana Frank' in sözlerinden sonra merkezin neden bir anda sus pus olduğunu ve yayının kapandıgını söyleyebilir misin? Frank Işık hızıyla ilgili ne demek istedi?"

"Hiç bir fikrim yok. Şaka yapmış olmalı. Bunu kafana takmamanı tavsiye ederim. Uzaya araştırma amaçlı geldiğini unutma. Son yapılan araştırmalara göre ışık hızına erişebilmek için gerekli doğal ya da yapay olmak üzere ikiye ayrılan, ortam, kuvvet formülü, gerekli malzeme niteliği, kimyasal bileşimler, fiziksel makina gerekliliği gibi..."
"Ben istasyona kaçıyorum, oraya bağlanıp devamını istasyondakilere anlatırsın."
Kendini arkaya doğru itti ve kontrol odasını koridora bağlayan kapıyı açtı. Hopörlörden gelen inatçı karmaşık terimleri duymazdan geldi. Ufak bir hava akımı içeriye girdi.

Koridordaki tutacakları tutarak aşağıdaki malzeme odasına giden kapağı da geçerek ana odaya ulaştı. Bu oda mekikte bulunan en büyük odaydı ve birden çok astronotun seyahati hesaba katılarak yapılmıştı. Odanın altında tuvaletler ve spor odası vardı. Hemen karşısındaki odadaysa birleşme kapağı vardı. 

Kapağın yanında tuş takımı vardı. Kapıyı açacak olan MT56YS şifresini girdi. Bu şifrenin neyle ilgili olduğunu o da bilmiyordu. Max her seferinde farklı bir şifre atardı mekiklere. Ardından kolu döndürdü ve kapak açıldı. 

Onu karşılamaya gelen yoktu.
Bölüm sonu


8 Ağustos 2015 Cumartesi

Zaman Değişkeni (Bölüm 1)

                 
                                   
                                                                 Kalkış


"Kalkış için geri sayım başladı; 60 59 58..."
Sanal astronun insansı sesi eşliğinde mekikteki yerine iyice yerleşti. Kemerinin her bölümünü tekrar tekrar kontrol etti. Suratında oluşan boncuk boncuk terleri elinin kenarıyla sildi. Yaşadığı stresi 37 yıllık ömrü boyunca hiç yaşamamıştı. Mekiğin kalkışı, simülasyonda yaşadığı deneyimle hemen hemen aynıydı aslında. Tek fark bu kez bir simülasyonda değildi ve bu, kalbinin yerinden fırlayacak gibi olmasına neden oluyordu.

Önüne sıralanmış karmaşık kontrol panelleri ve dev ekranda yer alan göstergelere baktı. Her şey olması gerektiği gibi ilerliyordu. Ana motor ve 3 yan motorun ateşleme sistemi düzgün işliyordu. Aşırı ısıya dayanıklı malzemeyle kaplı motor 189 dereceydi ve ısı her saniye yükselmekteydi. Ateşleme olduğunda ise bu ısı doruk noktasına ulaşacaktı.

"Astro ekrana merkezi gönder!"
Sol üstündeki ufak kutudan yanıt hızlı geldi.
"Gönderildi!"

Daire şeklinde dizayn edilmiş merkezde çevreyi bilgisayarın başına gömülmekten fıtık olmak üzere olan teknisyenler, ortada ise başkan, başkan yardımcısı ve ayakta olan bitene anlam vermekte zorlanıyormuş gibi duran güvenlik şefi vardı. Teknisyenler tartışıyor, ekranda gördükleri en ufak şeyi en yakınındakine gösteriyordu. Hepsinin ortasında yaşının verdiği kırışıklıklara rağmen her zaman dinç duran başkan tecrübeli bakışlarındaki şüpheyle birlikte önündeki ekrana bakıyordu.Onun da stres altında olduğu her halinden belliydi. Onun yanındaki yardımcıysa durumdan hiç hoşnut değilmişçesine duruyor, kendini beğenmiş bir tiple ekrana doğru dudak büküyordu.

"Hoşnut olması için bir neden yok tabi." dedi hafif bir gülümsemeyle.

"30 29 28..."
"Astro görüntüyü kaldır."
"Kaldırıldı."

Suratındaki hoşnutlukla sesin geldiği hopörlere baktı.
"Her zaman bu kadar hızlı olmak zorunda mısın Astro?"
Kulaklarının algılamakta zorlandığı bir hızda cevap geldi kutudan:
"Ben hızlı ve zeki olmak için tasarlandım Nova. Ayrıca 20 saniye sonra gerçek hız neymiş göreceksin zaten."
Suratındaki gülümseme yerini sinirli bir hale hemen ardından da dehşet dolu bir ifadeye bıraktı. Koltuğa iyice yapıştı.
İşaret parmağını suçlarcasına kaldırdı. Ardından indirdi.
"Neyle tartışmak üzere olduğuma inanamıyorum. Salak robot! Ya da bilgisayar her neysen! Nesin sen?"
"Ne istersen oyum ben dostum."

Gergin bir bekleyişe döndü. Kontrol ekranına yeniden baktı. Isı 290 dereceyi gösteriyordu.
Arkasına iyice yaslandı ve geri sayımı kalp atışlarının gürültüsü eşliğinde  dinlemeye başladı;
"10 9 8 7 6 5 4 3 2 1 Ateşlendi."

Bir anlık havada asılı kalma hissinin ardından müthiş bir hızla yükselmeye başladı. Sıcaklık buradan bile hissediliyordu sanki. Hız göstergesine baktı. 150 307 578... Hız inanılmazdı.
Sağ tarafındaki camın arkasındaki engeli kaldırmamak için kendini zor tutuyordu. Bunu yapmak demek yılların eğitimini hiçe sayıp bir anda ölmek demekti. Engelin kaldırılmasıyla aşırı ısınan cam saniyeler içinde erir Nova da atmosferi geçtikten kısa süre sonra ölürdü.
"Ufak bir manzara için ölmeye değmez."
Yerine iyice yapışıp yerçekimsiz ortama geçmeyi bekledi. Kalbi hala aşırı kan pompalamaya devam ediyordu.

"Yedek motorlar atılıyor! Atıldı."

Mekik şiddetle sarsılmaya başladı. Yerleştiği koltukta aynı şekilde sağa sola sallanıyordu. Ekrandaki göstergeden hızın 3500 km olduğunu görebiliyordu.
Atmosferden çıktıklarına dair uyarı ekranı geldiğinde vücudu havalanmak istercesine kemerini sıkıştıyordu.

"Sonunda."

Arka taraftaki mıknatıs sistemine bağlı büyük kemerin mıknatıslarını kapatarak yukarı itti. Ardından karnına bağlanmış ince kemeri de aynı şekilde açtı ve serbest kaldı. Hafifce havalanıp ana ekranın yanındaki tutacaklara tutundu.
Her şey olması gerektiği gibiydi. Ekranın arkasındaki camdan istasyon görünüyordu.

"İstasyonla aramızdaki mesafe nedir?"
"19.000 km mesafedeyiz. Tam olarak 1 saat 16 dakika sonra tutunacağız."
Bu sırada ekranda merkez belirdi. Bu kez herkes ekrana değil ona bakıyordu. Sonra herkes bir anda alkışlamaya başladı, yani başkan yardımcısı hariç herkes. Güvenlik şefi bile memnun bir tavırla alkışlıyordu.

Başkan hoşnut bir ifadeyle bakıyordu.
"Hey Nova orda havalar nasıl?"
"Havalar gayet iyi Max. Tek sorunumuz burada hava yok."
Başkan zoraki bir gülümsemeyle eşlik etti Novaya. Hala tedirgin bir hali vardı.
"Her şey çok güzel işledi. Bunun için astroya teşekkür etmelisin. Duyduğuma göre aranız pek iyi değilmiş.
"Gördüğüm en akıllı bilgisayar. Ama fazlasıyla bilmiş."
"Hey! Bunu duydum."

Herkes mutlu gibiydi.
Güvenlik şefi Frank de çok heyecanlıydı. Yıllarca uzaya giden birisini görmek için emekli olmamıştı.
"Nova sonunda gidebildin dostum. Seni havalanırken görmeseydim gözüm açık giderdim!"
"Beni gördüğüne göre emekliye ayrılabilirsin artık Frank. Gereğinden fazla çalıştın."
Frank herkesin şaşkın bakışları altında, çocuksu bir suratla Novanın kaderini değiştirecek bir şeyi ağzından kaçırdı;
"Seni ışık hızındayken görmeden ayrılmam dostum!"

8 Mart 2015 Pazar

Göktengelenler





                                                                
                                                             Bölüm 1


Göğü yaran bir ışıkla birlikte gölde yansıyan görüntü her zamanki dehşet vericiliğini koruyordu. Sargoth’ un laneti bekçilerin üzerine puslu bir dehşetle iniyordu. Işık yavaş yavaş solduğunda Bekçibaşının gür sesi duyuldu.


" Bekçiler! Ateş serbest!"

Ön sıralardan fırlayan alev yağmuru ruhgölünün dehşetengiz görüntüsünü örtmede pek de yardımcı olmuyordu. Göktengelenler tek tek devrilmeye başladığında saldırma sırası da onlardaydı.

" Kromanu makkaross !"

İnsanların sırrını hala çözemediği bu ilginç dilde bu emir göktengelenlere saldırmalarını emrediyordu. Göktengelenler atağa kalktığında olağanüstü hızlarıyla bekçi sıralarına ulaşmışlardı bile. Korkuyla karışık tiksinme duygusu tüm safları tek tek dolaşıyordu. Son bir ok yağmurunun ardından düşen göktengelenlerin üzerinden atlayan ırkdaşları mızrakların savaşa katılmasıyla bir bir dökülmeye başladı. Ön saflara saldıran yaratıklar keskin ve zehirli tırnaklarıyla bazı bekçileri öldürmeye başlamıştı bile.

" Sence bu saldırılara daha ne kadar dayanabiliriz usta?" diye sormuştu Will Sargoth' un yüksek surlarında.

" Sargoth düşene ve insanlık bitene kadar evlat. Sonsuzluktan gelip sonsuzluğa gider bu varlıklar. İnsan gücü şimdilik bunların çok çok üstünde fakat bu her an değişebilir."

Son göktengelen de öldüğünde bekçi başı zaferi ilan etmişti. Korkudan dili tutulmak üzere olan mızrakçılar yere yatmış göğüslerinden fırlamak istercesine atan kalplerini sakinleştirmeye çalışıyorlardı.

" Sayımcılar sayımı başlatın! "

Sayımcılar her zamanki gibi göktengelen sayısını 267 olarak ilan etti. Ölen bekçi sayısı ise 18 idi. Bu her zamankinden daha fazla bekçinin ölmüş olduğu anlamına geliyordu.

" Hadi will yatma zamanı. Yarın büyük gün ne de olsa. "

***

Sargoth un efsanevi görüntüsüyle birleşen güneş şölen havasına yaraşır bir şekilde parlıyordu. Will her zamanki gibi erkenden kalkmış, kahvaltıyı hazırlıyordu. Bugün şölen günüydü ve askerler hariç herkes bugün tatilin tadını çıkarıyordu. Tabi okçubaşının çırağı olarak onun tatil gibi bir lüksü yoktu. Kahvaltının ardından okçubaşı kıyafetiyle dışarı çıkan John ona talim emri vermişti ve bu yapılması zorunlu bir görevdi. John kurallar konusunda taviz vermeyen bir adamdı.

Ona özel olarak yapılan Kısa yayıyla talime başlayan Will her zamanki gibi oflayıp pufluyordu. Bugün şölen günüydü ve o hariç bütün çocuklar dışarıda oyun oynuyordu. Şölen tam anlamıyla saat ikide başlayacak ve kral saat üçte bu bölgeye yani dikbayıra gelecekti. İnsanlara bölgelerine göre saat verilmişti böylece herkes kralı kendi bölgelerindeyken görme şansına erişecekti. Aslında kral bu bölgeye gelmemeyi düşünüyordu fakat okçubaşının rütbesi buraya gelmesini mecbur kılıyordu. Okçubaşı saray çevresinde yaşamak varken bu fakir bölgede ne halt ediyordu? John bazen fazla mütevazı oluyordu doğrusu.

Will yeterince atış yaptığına kanaat getirip kendini sokağa attığında çalan çan saatin bir’ e geldiğini söylüyordu bu da ustası gelmeden önce yaklaşık bir saati var demekti. İleride bölge kasabı Deli Martin vardı ve yanından geçerken selam verdi. Ustasının selam vermek konusundaki katı kuralları onu buna zorluyordu. Martin bölgede sevilmeyen bir adamdı ve bazıları onun bozuk et sattığını ileri sürüyordu. Bu pek çok kez olmuştu ve denetlemeye gelen adamlar her zaman suçlamaların asılsız olduğunu söyleyip insanları azarlamışlardı. Tabi Will Martin' in adamların cebini doldurduğundan şüpheleniyordu. Hemen ileride fırın vardı ve fırıncının oğlu Ray elindeki topu fırın duvarına atıp tekrar eline alıyordu.

" Naber Ray? Canın sıkkın gibi? "

" Babam çocuklara katılmama izin vermiyor. Bıktım artık şölen gününde de çalıştırıyor beni! "

Fırıncı da aynı ustası gibi katı kuralları olan bir adamdı ama iyi bir insandı.

" Onunla konuşmamı ister misin? "

" Bunu yapar mısın will? "

" Tabi neden olmasın ?"

Okçubaşının çırağı olmak bu gibi durumlarda işe yarayabilirdi. Bazen okçubaşının bölgebeyinden bile daha sözü geçen bir adam olduğu söylenirdi ve John gibi bir adamın çırağı olarak o da bu havayı gerektiği zaman kullanmıyor değildi. İçeri girmesiyle çıkması bir olan Will Ray' e müjdeli haberi getirdiğinde Çocuk mutluluktan havalara uçuyordu.

" İzin aldığımıza göre dönen fıçıya gitmeye ne dersin? "

" Yuppii derim! "

Dönen fıçı bu bölgenin belki de tek meşhur yanıydı. Büyükçe bir fıçının içine giren çocuklar fıçıyı döndüren mekanizma sayesinde en az dünden kalma bir hale gelecek kadar dönüyordu. Aletin heyecanıyla zamanın nasıl geçtiğini anlamayan Will çan sesiyle hemen evine koştu ve kapı eşiğinde onu sinirli bir yüz bekliyordu.

" Neredeydin Will? "

"Ray ile birlikte dönen fıçıdaydık. "

"Dönen fıçı mı? Will artık çocuk gibi davranmayı vazgeçsen iyi olur. 15 yaşına geldin ve 2 senedir çırağımsın babanın son sözlerini unutmasan iyi edersin. "

İşte bu Will için yeterdi de artardı bile. Babasının son sözleri... Will in her zaman kendisi gibi okçu birliğinin komutanı olmasını ve okçubaşının yanında eğitim almasını istemişti. John un en yakın arkadaşlarından biri olduğu için de yıllar önce çıkan bir savaş sırasında ölmek üzereyken Johndan Will' e eğitim vermesini istemişti.

" Özür dilerim usta bir daha olmaz. "

" Her neyse üstünü değiştirsen iyi olur. Birazdan kral buraya gelmiş olur.

Kral görkemli kıyafetiyle bölgeye adımını attığında insanlar evlerinin önünde kralı bekliyordu. Kral bu geleneği alçakgönüllülükle sürdüren belki de ilk kişiydi. Diğer krallar gibi kibirli olmayan Saradis halkını hevesle selamlıyordu. Uzun boyu ve kaslı gövdesiyle herkesi büyülüyordu. Beklendiği üzere John ve Will in yanına geldiğinde muhafızlarına durmalarını emretti.

" Okçubaşı! "

" Kralım. "

Birbirlerini selamlarken Sargoth kurallarınca sadece rütbelerini söylüyorlardı.

" Okçubaşının çırağı! "

" Kralım. "

Beceriksizce eğilen Will hayatında ikinci kez kralı görüyordu. İki yıllık çıraklığı hayatını derinden değiştirmişti.

“Sana her zamanki gibi saray çevresine taşınma teklifiyle geldim John. Bilirsin seni severim. Burada saraydan uzakta yaşıyor olman hepimizi üzüyor. "

" Kralım üzülerek teklifinizi yine reddetmek zorundayım. Ben okçubaşı olarak kendimi sizin yakınlığınıza layık hissetmediğim sürece burada yaşamak zorundayım efendim. Eğer kendimi buna layık hissedersem sizin yanınızda biteceğime şüpheniz olmasın efendim."

" Sen bilirsin John. Sana iyi şölenler dilerim. Bu arada şu katı kurallarından çıkıp artık içmeye başlamanın da vaktidir. Böyle bir fırsat yılda bir kere yakalanır ve kralın olarak bugün sana içmeni emrediyorum. "

" Emriniz kanundur majesteleri. Az da olsa içeceğime emin olabilirsiniz. "

" Güzel. Ya sen nasılsın çırak? Ustan artık yaşlandığına göre her an onun yerine geçmeye hazır olmalısın. "

" Çok iyiyim efendim. Sizi gören gözlerim siz gidince bakmaya değer başka ne bulabilir bilmiyorum. "

" Aferin çırak. Ustandan nezaketi çok iyi öğrenmişsin. Ustanın içip içmediğini seneye geldiğimde öğreneceğim ona göre. “Devam! "


Kral dolaşmaya devam ederken Will ustasının kralın emrini yerine getirip getirmeyeceğini merak ediyordu.